Edebiyatın toplumsal, kültürel ve politik sorunlara çözümler sunabileceği bazen göz ardı edilir. Fakat nitelikli edebi eserlerde, keşfedebileceğimiz bir sürü cevap ve yeni ufuklar vardır.
2020’nin dünya tarihinde önemli bir iz bırakacağı şimdiden belli oldu. Birçok şey yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz. Neredeyse her gün, dünyanın belirli bölümlerinde kırılma anları yaşıyoruz. Yaşıyoruz diyorum çünkü, KOVİD-19 pandemisinin de bir kez daha kanıtladığı üzere, artık hepimiz birbirimize bağlıyız. Kelebek, kanatlarını Afrika’da da, Asya’nın küçük bir yerleşim biriminde de çırpsa, hepimiz etkileniyoruz.
ABD’nin Minnesota eyaletinde iki gün önce yaşanan George Floyd cinayeti, ülkedeki ve dünyanın geri kalanındaki ırksal gerilimleri bir kez daha görünür kıldı. Ben bu yazıyı yazarken dahil, Minneapolis şehrinde gösteriler devam ediyor. Tabii, mevzubahis ABD olunca, siyahilere yapılan ırksal ayrımcılığın pek yeni bir durum olmadığı aşikar. ABD, hep böyleydi ve böyle olmaya devam edecek gibi görünüyor. Dünyanın geri kalanında da aşağı yukarı durum böyle. Irkçılığa karşı etkili çözümlerimiz hala pek yok, son yıllarda gelişen politik dürüstlüğün de bir panzehir olmadığı açık.

Ray Bradbury‘nin 1950 senesinde yazdığı Mars Yıllıkları (The Martian Chronicles) adlı hikaye kitabını okuduğumda oldukça etkilenmiştim. Dil, üslup ve Bradbury’nin kurduğu dünya okuyucuyu kolaylıkla içine çekiyor. Özellikle bir hikayesi çok etkilemişti beni: “Way in the Middle of the Air”. Hikayenin konusu ise kısaca, 2003 senesinde ABD’nin güneyinde bir kasabada yaşayan siyahilerin, bir roket sayesinde Mars’a gitmenin yolunu bulmaları ve tabir-i caizse ırkçı beyazları dımdızlak ortada bırakmalarıdır. Yani bütün “kirli işleri” yapan ve üstelik beyazların ırkçı davranışlarının hedefi olan siyahiler, Mars’a doğru yola çıkmışlardır. Beyazlar gitmelerini istemezler, ama siyahiler çoktan karar vermişlerdir.
Bradbury’nin, ırksal gerilimin en şiddetli olduğu yıllarda, kitabında bu öyküye yer vermesi çok mühim. Gelgelelim, gerçeğin birçok rengi olduğu üzere, bu hikayenin de bir sürü katmanı var. Ben de bu katmanlara odaklanmak istiyorum.
Günümüzde ve geçmişte, özellikle ABD’deki ve Avrupa’daki (emperyalist devletler) ırkçıların anlamadığı birkaç önemli nokta var. İlk olarak, çoğu üretim ve hizmet sürecinde, ırkçılığa maruz kalan gruplar başrolü oynuyor. Sokakları onlar temizliyor, fabrikada onlar üretiyor; ırkçı ise sadece tüketiyor ve nefret söylemlerinde bulunuyor. Yani bir gün ezilenler Mars’a giderlerse, bu işleri birilerinin onların yerine yapmaları gerekecek.
Bradbury’nin dokunmak istediği konu da tam olarak bu oluyor hikayede. Irkçıların ne kadar aptal olduklarını okuyucuya göstermek istiyor. Ama, tartışmalı ve hatalı bir duruma yol açtığı da bariz. Bradbury lafı şuna getiriyor: ırkçılar (bu kontekstte beyazlar) siyahilere biraz daha akıllı davransalar, hiçbir sorun yaşamayacaklar. Zaten işlerinizi yapıyorlar, bir de neden hakaret edip adamları kaçırıyorsunuz diye düşünmüş Bradbury. Bir beyazın bakış açısından gayet makul bir önerme bu. Ses çıkarmayın aptallar diyor yani Bradbury, belki bizi terk etmezler, işler eskisi gibi devam eder.
Hikayenin altını çizdiği bir başka noktaysa, hepimizin birbirimize ihtiyacı olduğu gerçeği. Kim ne olursa olsun, ne iş yapıyorsa yapsın hepimiz birbirimize bağlıyız. Aramızdan bir grup Mars’a gitmeye karar verse, eksik kalırız. Toplumsal ve sosyal bir varlık olarak insan, tek başına hayatta kalamaz.
Bu olumlu durumun yanında, hikayenin eksik bıraktığı iki nokta var. Birincisi, siyahilerin Mars’a ulaşıp ulaşmadıklarını bilmiyoruz. İkincisi ise, dünyada ezilen bir topluluğun Mars’ta bir başka toplumun topraklarında işgalci ve kolonizatör durumuna düşmesi. Bunlar muhtemelen, Bradbury’nin üzerinde pek düşünmediği konular olmuş.
Tüm eksiklerine, soru işaretlerine ve farklı katmanlarına rağmen, mezkur öyküyü hala beğendiğimi itiraf etmeliyim. Çünkü, sosyo-politik bir soruyu soruyor okuyucuya Bradbury. Irkçılık hakkında kendimize birkaç soru sormamıza neden oluyor. Bu anlamda çok değerli bir öykü. Yarın bir gün, bir ülkenin yükünü çeken bir grubun Mars’a doğru gittiğini düşünsenize, ırkçılar bu sefer kime sararlardı? Kendi aralarında yeni cepheler mi açarlardı yoksa? Bilemeyiz. Fakat bildiğimiz tek nokta ise birbirimize ihtiyacımız olduğu gerçeği.
George Floyd’u öldüren polisler, yarın bir gün siyahiler ortadan kaybolduklarında kime saracaklar?